Haber

Gezi: 10 yıllık kutuplaşma politikaları

Sandık dışında yönetime katılım biçimlerinden biri olan örgütlenme ve protesto hakkı Türkiye’de uzun yıllardır kriminalize ediliyor. Toplumsal hafızada yer edinen bunun mihenk taşlarından biri de Gezi direnişidir. İstanbul Taksim’de Seyahat Parkı için imar izni olmadan yapılmak istenen Topçu Kışlası’nın yapılmasına karşı başlayan ve Taksim’den sonra yurda yayılan barışçıl eylemlerin üzerinden 10 yıl geçti.

Bu tarihten sonra Türkiye, yapısal politikalarla sivil alanın daraltıldığı, buna karşın iktidarı eleştiren kesimlerin giderek kriminalize edildiği ve terörle ilişkilendirildiği bir döneme girmiştir. Bunun en değerli yansıması, iktidarın kutuplaştırıcı dilinin arttığı Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde görüldü.

Peki Gezi direnişi sivil toplumda nasıl bir değişim ve dönüşüme yol açtı?

DW Türkçe-Konuşan Yurttaşlık Derneği’nden Emel Kurma’ya göre, Gezi protestoları, hukukun inşasına yönelik açık muhalefetin ötesinde, toplumsal alana, müştereklere ve yurttaşlık anlayışına işaret eden, özünde kamusal alana sahip çıkan bir an yarattı. Kurma, “Bu protestoların gücü küçümsenemez” dedi.

Bunu, rejimlerin protestoları bastırma, toplum nezdinde itibarsızlaştırma ve toplumsal hafızadan silme çabalarından, yer yer ve kısmen elde ettikleri kazanımlardan anlayabiliriz.”


2013, Taksim’deki Gezi protestoları sırasında, İstanbul Fotoğraf: Gaia Anderson

“Kampın oluşturduğu tuzaklar fark edildi”

Gezi eylemlerinin farklı toplumsal kesimleri kutuplaşma politikalarına ve kutuplaşmanın yarattığı tuzaklara karşı bilinçlendirdiğini ifade eden Kurma, Gezi’nin kazanımlarını şöyle anlatıyor:

“Hukuk ile hakkaniyet ve meşruiyet arasında uçurumlar olabileceğini açıkça ortaya koydu. Eylemlere katılanlar, barışçıl gösteri ve eylemlerin terörle, bu hakkı kullanmanın terörizmle alakası olmadığını yaşayarak gördüler.” Kaçınılmaz olarak, anlatılanların ne ölçüde kamusal sorunların farklı boyutlarını yansıttığını ve ne ölçüde olgusal gerçekleri yansıttığını sorgulama eğilimine girdiler ve cesaretlendirildiler.”

Kurma, hükümetin topyekun bir baskı, korkutma, yönlendirme ve biçimlendirme kampanyası yürüttüğü görüşünü paylaşıyor, böylece bu gerçekleştirme olasılığı bir özgüvene ve kalbin temel olgunluğuna ve bilgeliğine dönüşmesin.

DW Türkçe’ye konuşan gazeteci ve antropolog Ayşe Çavdar da Gezi eylemleriyle yıllardır çeşitli sorunlara dikkat çekmeye çalışan örgütlü sivil toplumun daha geniş bir alanda büyük tepki gördüğüne dikkat çekiyor.


Vatandaşlık Derneği’nden Emel KurmaFotoğraf: özel

“Karalama ve karalama kampanyaları”

Çavdar, “Dolayısıyla Gezi, ekoloji, kentsel dönüşüm, iş cinayetleri gibi birçok eylem alanının ortak bir siyasete evrilme potansiyeline sahip olduğunun kanıtını sağladı” diyen Çavdar’a göre, üstelik kriz döneminde birbirinden hiç hoşlanmayan birçok kesimin siyasi dayanışma gösterebileceğini fark etti.

“Bunu kendi bekasına yönelik en büyük tehdit olarak gördü ve o andan itibaren tüm siyasi ve sivil oluşumları elinden geldiğince bastırmakla kalmayıp, çeşitli manevralarla dağıtmaya ve sakat bırakmaya da başladı. bir daha asla oyunculuk yapamazlar” diyor Çavdar.

Bu bağlamda Kurma, herhangi bir maddeyi ihlal etmeyen ve şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemlerinin yasal hak ve özgürlükler çerçevesinde olmadığını halka kabul ettirmek için karalama ve iftira kampanyaları yürütüldüğü görüşündedir. Camide içki içilmesi, Kabataş’a saldırı gibi dezenformasyon hikayelerini hatırlatan Kurma, Gezi olaylarının “dışarıda kök saldığı” (Soros vb.), planlı bir “operasyon”, bir girişim olduğu inancının ısrarla etkisiz hale getirilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor. kamuoyuna iletilecektir.

“Merkezi medyadaki kesintisiz kara propagandadan sosyal medyanın manipülasyonuna, dernekler mevzuatında alınan doğrudan ve dolaylı yapısal/idari tedbirlere kadar pek çok taktik uygulandı” diyen Kurma’ya göre, Kurma. Yargıda uygulanan stratejinin taktiklerinden biri de Seyahat davasıydı.

2014’te açılan ilk dava

Gezi Parkı hareketlerine karşı ilk dava 2014’te açıldı. Sanıkların 2015’te beraat etmesinin ardından 2019’da ikinci dava açıldı. cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirme”, “mala zarar verme”, “kasten yaralama” ve “ağır yaralama” suçlamalarına ilişkin somut ve kesin delil bulunmadığı gerekçesiyle bir kez daha beraat etti.

Ancak savcılığın itirazı üzerine davanın yeniden görülmesine karar verildi. 25 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nde görülen “Üçüncü Gezi Davası”nda mahkûmiyet ve tutuklama kararları verildi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Mücella Yapıcı, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve ayrı ayrı tutukluluklarına karar verildi. Aynı dosya kapsamında yargılanan iş insanı Osman Kavala da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

“Birkaç kuş vurma hamlesi”

Gezi Davası’ndaki yargılama sürecinin peşinen bir cezalandırma olduğunu ifade eden Emel Emel Kurma, “Bir takım asılsız senaryolar ve boş ithamlar üretilerek ortaya atılan bu dava, silahla birkaç kuşu öldürmeyi amaçlayan bir hamledir. tek taş.”

Kurma’ya göre Gezi Vakası’ndan kastedilen, toplumu, insanları korkutmak, haklarını kullanmakta ısrar etmek ve bırakın protesto yapmayı, gelişigüzel bir protestonun nedenlerini merak edip anlamaya çalışmaktı. Kurma, “Gezi davasının insanların konuşmasını, fikir geliştirmesini ve ifade etmesini, toplumsal ve siyasi alanda birbirleriyle etkileşim kurmasını engelleyen bir etkisinin olduğu kesindir.” dedi. güç tamamen yok edilemeyeceğini düşünüyor.


Antropolog ve Gazeteci Ayşe Çavdar Fotoğraf: Privat

Hükümetin yoksul ve muhtaç kitlelerin sosyalleşmesini engellemeye yönelik politikalarının devam ettiğine dikkat çeken Kurma’ya göre, 7/24 dört koldan yürütülen toplumsal disiplin, cebir ve sindirme, kutuplaştırma ve arzu yaratmayla devam ediyor. toplumsal sorgulama ve itirazların devam etmesinin önüne geçmek için.

Muhalefetin bunu kırmaya karşı bir telaffuz geliştirmediğini düşünen Kurma, “Hala 2014 yerel seçimlerinde, 2015 Haziran ve Kasım genel seçimlerinde, 2017 referandumunda, 2018 genel seçimlerinde ve 2019 yerel seçimlerinde sahada, Bu süreçte ortaya çıkan sivil toplum ve farklı kulvarlardan insanlar arasındaki işbirliğinden, inisiyatiflerinden de anladığımız gibi, daha özgün bir dönüşüm akışı, 2023 tablosunun altında ağır ağır akmaya devam eden bir Gezi damarı var.” diyor.

“Sivil toplum kalacak”

“Gezi’den bu yana yaşadığımız, devleti elinde tutan bir grubun, bürokrasiyi dönüştürerek ve yeni işbirlikçiler bularak toplumun tüm kesimlerine yönelik bir dizi sindirme eylemidir” diyen Ayşe Çavdar’a göre bu sindirme hareketi, zaman zaman artıyor. ‘Başarı’ elde etmiş gibi görünse de aslında sivil toplumun direncini ve bağışıklığını artırmakta, stratejilerini geliştirmesine yardımcı olmaktadır.

Gezi’nin Türkiye tarihi için yeni bir mihenk taşı olduğunu düşünen Çavdar, “Elbette bu iktidar bir gün bitecek ve tüm bunların bir daha yaşanmasına izin vermeyecek tecrübesi, bilgisi ve arzusu olan bir sivil toplum oluşacaktır. “

AKP’nin Gezi sonrası yarattığı kutuplaşma politikasının Türkiye’ye çok pahalıya mal olduğunu, devlet kurumlarının yozlaştığını, yolsuzluğun kaynakları tükettiğini ve toplum kesimlerinin birbirinden iyice uzaklaştığını belirten Çavdar, “Maalesef onarılması on yıllar alacak. “Gezi’den sonra yaşananlar, o derin dalgalardan ne kadar korktuğunu gösterdi. Siyaset çıtası her anlamda en üst seviyeye çıktı. Artık kurumsal siyasetin Gezi’de ortaya çıkan ufku yakalamasını bekliyoruz.”


2013, Taksim’deki Gezi protestoları sırasında, İstanbul Fotoğraf: Marco Longari/AFP/Getty Images

Muhalefetin bile kriminalize edildiği süreç

DW Türkçe’ye konuşan siyaset bilimci Prof. Dr. Emre Erdoğan ise Gezi’nin üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen toplumsal hafızadaki yerini hâlâ koruduğuna dikkat çekiyor.

2016’dan sonra olağanüstü hal yaklaşımının devam ettiği mevcut ortamda Gezi protestolarının mümkün olmayacağını, bunun Gezi’nin başarısızlığından değil, sivil alanı daraltan yapısal değişikliklerden kaynaklandığını belirten Erdoğan, ” Gezi’yi sorarak o kişinin hangi partiye oy vereceğini tahmin edebiliyoruz. Çoğaltıldığı için gündem oldu” diyor.

Gezi’nin toplumun bazı kesimleri için bir nevi özgürlük, bir nevi dayanışma hikayeleri barındırsa da bazı kesimler için Türkiye’nin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüldüğünü belirten Erdoğan’a göre, bunun Gezi’nin kriminalize edilmesinden kaynaklandığını ifade eden Erdoğan’a göre , Seyahat Vakası bu anlatıyı güçlendirdi.


prof. Emre ErdoğanFotoğraf: özel

Türkiye’de demokrasinin sandıkta oy kullanmak olarak tasavvur edildiğini ve sandık dışında demokratik katılımın geleneksel olmayan yöntemlerinin kriminalize edildiğini vurgulayan Erdoğan, “Dolayısıyla bu sandıktan başka yollara başvurmak demokrasi bir nevi demokrasiyle ilişkilendirilir. anarşizm ve terörizm ve ‘halkın iradesini kabul etmiyor musunuz’ deniliyor. “Değerli bir çerçeve. Bunu göz ardı edemeyiz.”

Son seçimlerde Seyahat’in gündeme gelmemesine rağmen dış güçlerin telaffuzuyla siyasetin yürütülmeye devam edildiğini belirten Erdoğan, bu noktada muhalefetin de yaptıklarını yapan kriminal bir örgüt olarak lanse edildiğine dikkat çekti. dış güçler istiyor ve onlardan besleniyor.

8 sivil hayatını kaybetti

27 Mayıs 2013’te iş makinelerinin Seyahat Parkı’na girmesinin ardından bu haber kısa sürede sosyal medyada yayıldı ve polisin çalışmaları durdurmak isteyen çevre aktivistlerine orantısız müdahalesiyle protestolar hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın inşaatın yapılması konusundaki ısrarlı açıklamaları.

Gösterilerde demokratik taleplerini dile getiren göstericiler, hak ihlallerine yol açan güç kullanımıyla karşı karşıya kaldı. Polis şiddeti sonucunda sekiz sivil hayatını kaybetti, 10 bine yakın kişi de yaralandı.

DW Türkçe’ye VPN ile nasıl erişebilirim?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu